28 Aralık 2008 Pazar

Ey gönül

Mevlâna başka bir örnekle de insanın irade özgürlüğünü belirtmeye çalışıyor:

"Ey gönül, cebirle özgürlüğü birbirinden ayırdetmek için bir örnek getir ki, ikisini de anlayasın: Titreme hastalığından dolayı
titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el. Her iki hareketi de bil ki, Allah yaratmıştır. Ancak bu hareketi onunla karşılaştırmaya
imkan yoktur. Kendi seçiminle el oynatmandan pişman olabilirsin. Ancak titreme hastalığına tutulan bir adamın pişman
olduğunu ne zaman gördün."

"Biz su üzerindeki kûse gibiyiz. Kûsenin su üzerinde gitmesi, kendi ihtiyariyle değil, suyun irade ve hükmü iledir. Bu, genel
olarak böyledir. Yalnız bazıları suyun üzerinde olduklarını bilir, bazıları bilmezler


by komur ocagi


27 Aralık 2008 Cumartesi

MEVLANA SİZİN NEYİNİZ OLUYOR


bir dua...

Ya Resulallah 

Ne olur Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi bende senin ashabının arasında Cennete gireyim. 

O Cennnete gitsin ben Cehenneme ,

revamıdır bu ?

O Ashab-ı Kefh'in köpeği , ben senin ashabın köpeğiyim...


yaşanmış bir olay :


Hemen her fırsatta Allah CC. dostları ile ilgili ulu orta açıklamalarla safi zihinleri idlal etmeği alışkanlık haline getirmiş olan emekli bir islam profesörü hakkında , Selçuk Üniversitesi Mevlana Araştırmaları Merkez Müdürü tarafından Mevlana Celalledini Rumi hazretlerinin şahsiyetini rencide ettiği iddiası ile bir dava acmıştır bu bu emekli şahsiyet hakkkında!

Hakim böyle bir olayın mahkemeye taşınmasının verdiği rahatsızlık ve ağırlığın altında sulh yoluna gitmek istemiş ve davayı kapatmak için davacı tarafa şu soruyu sormuştur...


MEVLANA SİZİN NEYİNİZ OLUYOR ?


Her ne kadar sulh amaçlıda sorulmuş olsada bu soru , gellinen noktada ne davacı şahsın verdiği cevap , nede hakimin verdiği karar bu soruya cevap olamamıştır.


Bu durumda sormamız gereken bu değilmi ,


MEVLANA BİZİM NEYİMİZ OLUYOR



Not : ben bunu bir forumdan alıntıladım ama hiç bunu sordukmu kendimize hakikaten , mevlana mevlana deyip eserlerini okumaya onu tartışamaya çalışıyoruzda, mevlana bizim neyimiz oluyor bun kendimize neden sormadık hiç, yada sordukmu ? 



saygı ve sevgilerimle 


kömür ocağı

misafir kimdir?

Sayın Kömür Ocağı Bey'den ve Kömür'ünden bir kıssadan hisse 

Hâce Ali Sirgâhî, Şâh’ın türbesinin yanında yemek verirdi. 

Böyle bir gün; “Yâ Rabbî! Bir misâfir gönder!” dedi. 

Âniden bir köpek geldi. Hâce Ali köpeği kovaladı. Köpek kaçtı. Sonra Şâh’ın kabrinden bir ses geldi: 
“Misâfir istiyordun. Gönderdik, kovdun.” dedi. Derhal kalktı, dışarı koştu. Köpeği aradı bulamadı. Şehrin dışına gitti. Köpeği orada bir ağacın altında yatıyor halde buldu.
Yemeği onun önüne koydu. Köpek yemeğe dönüp bakmadı. Hâce Ali utandı ve istigfâra başladı. Tövbe etti. 
Köpek; 
“Ey Hâce Ali, şimdi iyi ettin. Misâfir çağırıp kovmak ne demektir. Dikkatli ol! Eğer Şâh Şücâ orada olmasaydı, göreceğini görmüştün.” dedi.

21 Aralık 2008 Pazar

Kirlenilmeden temizlenilmiyor evlad!

Ailesi gittikten bu yana kendisini daha fazla yanlız hissediyordu. Arkadaş çevresi değişmişti ve okula pek uğramıyordu. İstanbul kazan, kendisi kepçe idi. O gün her akşamüstü olduğu gibi başındaki korkunç baş ağrısı ile yatağından doğruldu. Kendisini lavabonun karşısına zor attı. Uzun zamandır o kadar fazla içki tüketiyordu ki; artık sarhoş muydu ayık mıydı pek anlamıyordu. Yüzüne soğuk suyu vurdu kendine gelebilmek için. Giyindi. Kahvesini hazırladı. Güneş kızıla çalarken eşyalarını savurup yere attı dağınık odasında oturabilmek için koltuğa. Artık kendisine gelmeliydi. Ne oluyordu; kendisine bilemiyordu. Bu kadar boşvermişlik, huzursuzluk veriyordu kendisine, ancak yine de kendisini alamıyordu. Ne arıyordu içki alemlerinde, İstanbul'un kolluk güçlerinin bile giremediği sokaklarda. Pislik içindeydi, hem içi, hem dışı. Dostu kalmamıştı çevresinde. Akrabaları bile hatırını sormuyordu. Kendi kendisine “yanlızsın işte” diyordu ki telefonu çaldı evin. Telefonu açtı, arayan onun yeni arkadaşlarıydı. Gel denmesini beklemeden telefonu kapatıp soluğu Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki batakhanede aldı soluğu......


Ne kadar içti, ne kadar kadeh kaldırdı artık sayamıyordu.....


Çağıranlar artık yoktu masada. Kendisi, içkisi, ve suratında mahzun ifade. Pişmanlık ile keyif, neşe ile hüzün. Ne arıyordu, ne oluyordu kendisine. Mekan kapanırken çıktı dışarı. Gecenin zifiri karanlığında sokakta ilerliyordu. Sokak mı sallanıyordu, yoksa kendi mi?....


Ayaklarına hükmedemiyordu sanki, onlar başka bir varlıktı, onlar gidiyor ve kendisini de sürüklüyorlardı. Bir duvar dibine geldi. Duvara dayandı yoksa duvar mı ona; duvardaki sıcaklık içini sararken içiden haykırmak geldi. “Ben neyin ulan” diye narasını savurdu. Beyoğlu naralara aşinaydı, ama bu kadar içtenini belki de daha önce işitmemişti. Uzaklardan mavi ışıkları gördü. “Şimdi bir de işin yoksa polisle uğraş” dedi. Ayakları ilerledi, kendisini çekti. Duvar yüksekti, ancak tırmanabileceğini sandı. Zıpladı...Zıpladıkça duvar yükseldi. Acale etmeliydi, mavi ışıklar yaklaşıyordu. Yan taraftaki çöp konteynırını çekti. Üzerine çıktı, duvardan aşağıya kendini bıraktı....


Düştü...Kalkayım dedi kalkamadı...Emekleyerek ilerledi. Karanlıktan önünü göremiyordu. Dizi açımıştı ve belki de kanıyordu. Kimin umrandıydı ki. Acıyı dizinde değil yüreğinde hissediyordu. Yüreği kanıyordu. Çok yüksek olmayan bir duvara geldi. Genişliği de fazla değildi. Sarıldı duvara, taştandı. Dayandı ve ağlamaya başladı. İlk defa dua etti. “Allah'ım nedir bu halim. Çok kirliyim çok.”


Göz yaşlarıyla salyaları birbirine karışmıştı. Ağlıyordu....Yüreği kanıyordu....Gözleri kapandı. Açmaya çalıştı zorlandı...Açtı...Uyumayacağım dedi....Ama kapandı gitti gözler...Uyudu....


Yanağında sıcaklık hissetti...Hayır yanağında değildi bu yüreğindeydi...Gözlerini açmaya çalıştı...Gözünün önünde eski okulundan hocası Mithat Bey duruyordu. Mithat Bey'in elleri yanağındaydı ama yüreğini de tutuyordu. Hemen dayandığı taştan doğruldu. Ayağa kalktı dayanarak taşa. Taş diye düşündüğü bir mezar taşıydı ve bulunduğu yer bir mezarlıktı. Doğruldu gözleri yerde, elleri önde kavuşmuş. Utançtan ne yapacağını bilemedi. “Keşke” dedi içinden “şu mezar açılsa da içine girsem” . Mithat Bey her zamanki gülüşü ile ona bakıyordu ve elleriyle üzerlerindeki tozları çırpmaya başladı. “Hocam çok ama çok kirliyim, pislik dolu çukurun dibindeyim” dedi. Mithat Bey'in gülümsemesi daha da belirginleşti. Ağzını açtı ve “Evlad marifet pislik çukuruna girmemek değildir; giripte pislenmeden çıkmaktır. Hem bak kirlenilmeden temizlenilmiyor ki” dedi. Hocasının ellerine kapandı, öpüp yüzüne sürdü. Elleri gül kokuyordu, Gül Hocasının. “Affedin Hocam beni” dedi. Hocası “ben değil Allah affetsin, sen temizlenmek için önce niyet sonra da gayret et” dedi. Önde Hocası, arkada kendisi mezarlığın içinde yürüdüler. Mezarlık çok küçüktü, biliyordu burayı ama adını getiremiyordu. Karşılıklı odaların bulunduğu yerden Galata Meydanına çıktılar. Arkasına baktı. Burası Galata Mevlehanesi idi. Utancı arttı. Yüreği daha da büzüştü. Hocası ona döndü ve “Evlad burada da içilir ve sızılır; ama içtiğin aşk şarabı olsun” dedi.


Beyoğlu'ndan Taksime doğru yürümeye başladılar. Kafası aydın, yüreği paktı. İstiklal Caddesi'nin kalabalıklığından ürktü, utandı, çekindi....Ama onlar ilerledikçe kabalık yarılıyor, yol kısalıyordu. Kalabalıkta bir sarhoş ve bir sarhoş adayı yürüyordu. Ama bu sefer sokak sallanıyordu ve kendileri dimdikti. Menzilleri aydınlıktı. Konuşmadılar ama kulağında hep aynı sözler yankılanıyordu.


Kirlenilmeden temizlenilmiyor evlad.”

Mevlana - Bektaş-i

Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaşî Velî'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu.Durumu Hacı Bektaşî Velî'ye anlatır ve Hacı Bektaşî Velî "helâl değildir" diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevî dergâhına gider ve aynı durumu Mevlânâ'ya anlatır. Mevlânâ ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaşî Velî'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlânâ'ya bunun sebebini sorar. Mevlânâ şöyle der:- Biz bir karga isek, Hacı Bektaşî Velî bir şahin gidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.Adam üşenmez, kalkar Bektaşî dergâhı'na gider ve Hacı Bektaşî Velî'ye, Mevlânâ'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip, bunun sebebini bir de Hacı Bektaşî Velî'ye sorar. Hacı Bektaşî Velî de şöyle der:- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlânâ'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.


Böyle bir hikayeye,Bektaşiyi dinlemekde fayda var,haramdan hediye olmaz gibi bir yorum yapmak ne kadar doğrudur? Bu yaklaşıma kırmadan nasıl bir cevap verebiliriz?Ya da nasıl bir durumu örnek gösterebiliriz?

19 Aralık 2008 Cuma

Hıyarname

Değerli Dostlar;

Toprak bize cömertçe davranıp ter türlü gıdamızı vermekte vesile olmuştur. Topraktan var olduğunu bilen insan topraktan gelen herşeye de; bir dosttan gelen herşey gibi eyvallah der. Bu noktada dediği eyvallah’ın manası önemlidir. İnsan olmanın manasını kavramış kişi eyvallah’ı gönülden der ki gönülden geçen eyvallah helaldir. Bu eyvallah’ın anlamı kişinin her gördüğü şeyi Allah’ın takdirine boyun büküp teslimiyetini ifade etmesidir. Ancak kişiye eyvallah’ı nefsin söyletmesi ise haramdır.

Değerli Dostlar;

Topraktan gelen nimetler çeşitlidir. Bu nimetlere ibretle bakmalıyız ki bir çok ders çıkarabilelim. Örneğin kabakgiller familyası vardır. Dünyanın sıcak bölgelerine yayılmış 100 cinsi ve 850 türü vardır. Ülkemizde topraktan elde ettiğimiz 3 cinsi ve bunlara ait 8 türü yayılmıştır. Hepimizin bildiği kavun, salatalık, kabak, karpuz, şalgam, hıyar hep bu familyanın mensuplarıdır. Hepsinin birbirinden farklı tadı, görüntüsü ve ismi vardır. Bahçıvanlar bunların tohumlarına göre birbirlerinden ayırıp ekerler.

Asıl konumuza gelirsek, bu kabakgiller familyasının toprağa ekilmesi ve toplanması ilginçtir. Çünkü tohumları arasına mutlaka farklı bir tür de karışır. Bu yüzden örneğin bir karpuz tarlasında bir kavun, bir kavun tarlasında bir hıyar olması muhtemeldir. Bahçenin ehli mutlaka bu kavunu veya hıyarı ayırarak mahsulu toplar ve pazara sunar. Ancak bu kavun veya hıyar dile gelse bu bahçıvana ne diyebilir? Şöyle bir laf etse :”Ey bize emek veren bahçe ehli, belki ben hıyar olabilirim, ancak şu kavunla aynı toprakta, aynı sudan ve gübreden nimetimi aldın, aynı güneşin ışınlarıyla olgunlaştım, o yüzden benim rengime ve şeklime bakma, beni de kavun say.” .Sizce bahçıvan ne yanıt verebilir bu hıyara? Eminim ki işinin ehli bir kişi ise hıyara da “eyvallah” der ancak onu mutlaka kavundan ayırır.

Değerli Dostlar;

Hepimiz aynı aileden gelsek bile hıyar ve kavun gibi farklı tohumlara sahibizdir. Aynı mekanları, aynı şehirleri, aynı kültürleri, aynı eserleri paylaşsak bile tohumlarımız farklı, tadlarımız farklı, görüntülerimiz farklıdır. Ancak farkımız ayrı olduğumuz anlamına gelmez tam tersine özümüzdeki yaşam kaynağının tekliğini gösterir. Bu gösteriş ne kadar muhteşemdir ki hakkında bir çok name yazılmıştır.

Şimdi şöyle düşünebiliriz. Aynı sofradan yemek yemiş, aynı suyu içmiş, benzer konuları konuşmuş kişiler birbiriyle aynı mıdır? Belki aynı lafları ettiklerinde karşısındakilere benzediklerini düşünebilirler. Ancak laflarını nereleriyle söyledikleri önemlidir benzemek için. Gönülden söylenen laflarla benzerlik çıkar. Ya nefsiyle söyledikleriyle ne olurlar.

Efendim,

Devir, gönlün yerini dilin aldığı devirdir. Ancak bu yüzden bana da gönülden “Estafurullah” demek düşer.

Niyet edelim ki Rabbim yazdıklarımızı önce bize nasip etsin...Sonra da ihtiyacı olanlara....

Lafı çok olanın yalanı da çok olur derler.

İzninizle efendim.

13 Aralık 2008 Cumartesi

Bileşik Kaplar Kanunu

Değerli Dostlar;

Eğitim hayatımıza ortaokul dönemlerinde giren bir konudur “Bileşik Kaplar Kanunu”. Matematiğe veya fiziğe ilgisi olmayan veya ilgili olupta bu kanunu küçümseyenler bu konuyu okul sıralarındaki yıllarında bırakır ve eğitim-öğretim eğrilerini daha üst seviyede olduklarına inandıkları kanunlarla doldurmaya girişirler. Bu kanun çok basit tanımlama ile ; “alt bölgelerinden birbirine bağlı iki veya daha fazla kapta bulunan sıvıların yoğunlukları aynı ise kaplardaki yüksekliklerininde aynı olmasını; eğer sıvı yoğunlukları farklı ise yoğunluklarıyla ters orantılı olarak yüksekliklerinin farklı olmasıdır.” . Kısaca şöyle de diyebiliriz: Kaba ne koyarsak o boşalır.

Değerli Dostlar;

Yukarıdaki satırlarda sizi fizik konularıyla sıktımsa affınıza sığnırım. Ancak benim asıl değinmek istediğim, bu kanunun hayatta da böyle olup olmamasıdır. Yani basit bir fizik kuralı gibi görülse bile hayatımızın her alanına da bunu aktaramaz mıyız? Şöyle düşünebiliriz iyilik yapan bir insan yaptığı iyiliğinde karşılığını görür, kötülük yapan bir insan yaptığı kötülüğün karşılığını görür. Elbette bu durum batında da olabilir, zahirde de olabilir. Ebedi hayat hocamın dediği gibi: “Kaba ne koyarsak o boşalır. Çünkü insanoğlunun kabı birdir.”

Değerli Dostlar;

Derler ki hayattaki tek tesadüf, sözlüklerdeki “tesadüf” kelimesidir. Bu yüzden kaderini elinde tutan insan hayatın bir çok latifeleri ile de karşılaşabilir. Bu latifelerin ne olduğu ve nasıl insanı etkilediği, hayata karşı kişinin yaptığı latifeler nispetindedir. Geçireceğimiz bir rahatsızlık nedeniyle gereksinim duyacağımız bir kan veya ilik; maddi olarak sıkıntılarımızda gereksinim duyacağımız para; kış mevsiminde ıssız bir yolda gereksinim duyacağımız bir taşıt; aç kaldığımız gereksinim duyacağımız bir çorba. Bunlar hayatın bize latifeleri olabilir. Peki aynı latifeleri biz hayata yaptık mı? Kan veya ilik bağışladık mı; para yardımı yaptık mı; taşıtımıza yoldan tanımadığımız birini aldık mı; birini doyurduk mu?

Efendim;

Kabımıza istikakımıza göre doğru ve insani doldurmalıyız ki, istikakımıza göre doğru ve insani boşaltabilelim. Unutmayalım biz kabın asıl sahibi değil sadece görünen emanetçisiyiz. Emanete iyi bakalım.

Niyet edelim ki Rabbim yazdıklarımızı önce bize nasip etsin...Sonra da ihtiyacı olanlara....

Lafı çok olanın yalanı da çok olur derler.

İzninizle efendim.

Mümtaz Ali Tahir