21 Aralık 2008 Pazar

Kirlenilmeden temizlenilmiyor evlad!

Ailesi gittikten bu yana kendisini daha fazla yanlız hissediyordu. Arkadaş çevresi değişmişti ve okula pek uğramıyordu. İstanbul kazan, kendisi kepçe idi. O gün her akşamüstü olduğu gibi başındaki korkunç baş ağrısı ile yatağından doğruldu. Kendisini lavabonun karşısına zor attı. Uzun zamandır o kadar fazla içki tüketiyordu ki; artık sarhoş muydu ayık mıydı pek anlamıyordu. Yüzüne soğuk suyu vurdu kendine gelebilmek için. Giyindi. Kahvesini hazırladı. Güneş kızıla çalarken eşyalarını savurup yere attı dağınık odasında oturabilmek için koltuğa. Artık kendisine gelmeliydi. Ne oluyordu; kendisine bilemiyordu. Bu kadar boşvermişlik, huzursuzluk veriyordu kendisine, ancak yine de kendisini alamıyordu. Ne arıyordu içki alemlerinde, İstanbul'un kolluk güçlerinin bile giremediği sokaklarda. Pislik içindeydi, hem içi, hem dışı. Dostu kalmamıştı çevresinde. Akrabaları bile hatırını sormuyordu. Kendi kendisine “yanlızsın işte” diyordu ki telefonu çaldı evin. Telefonu açtı, arayan onun yeni arkadaşlarıydı. Gel denmesini beklemeden telefonu kapatıp soluğu Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki batakhanede aldı soluğu......


Ne kadar içti, ne kadar kadeh kaldırdı artık sayamıyordu.....


Çağıranlar artık yoktu masada. Kendisi, içkisi, ve suratında mahzun ifade. Pişmanlık ile keyif, neşe ile hüzün. Ne arıyordu, ne oluyordu kendisine. Mekan kapanırken çıktı dışarı. Gecenin zifiri karanlığında sokakta ilerliyordu. Sokak mı sallanıyordu, yoksa kendi mi?....


Ayaklarına hükmedemiyordu sanki, onlar başka bir varlıktı, onlar gidiyor ve kendisini de sürüklüyorlardı. Bir duvar dibine geldi. Duvara dayandı yoksa duvar mı ona; duvardaki sıcaklık içini sararken içiden haykırmak geldi. “Ben neyin ulan” diye narasını savurdu. Beyoğlu naralara aşinaydı, ama bu kadar içtenini belki de daha önce işitmemişti. Uzaklardan mavi ışıkları gördü. “Şimdi bir de işin yoksa polisle uğraş” dedi. Ayakları ilerledi, kendisini çekti. Duvar yüksekti, ancak tırmanabileceğini sandı. Zıpladı...Zıpladıkça duvar yükseldi. Acale etmeliydi, mavi ışıklar yaklaşıyordu. Yan taraftaki çöp konteynırını çekti. Üzerine çıktı, duvardan aşağıya kendini bıraktı....


Düştü...Kalkayım dedi kalkamadı...Emekleyerek ilerledi. Karanlıktan önünü göremiyordu. Dizi açımıştı ve belki de kanıyordu. Kimin umrandıydı ki. Acıyı dizinde değil yüreğinde hissediyordu. Yüreği kanıyordu. Çok yüksek olmayan bir duvara geldi. Genişliği de fazla değildi. Sarıldı duvara, taştandı. Dayandı ve ağlamaya başladı. İlk defa dua etti. “Allah'ım nedir bu halim. Çok kirliyim çok.”


Göz yaşlarıyla salyaları birbirine karışmıştı. Ağlıyordu....Yüreği kanıyordu....Gözleri kapandı. Açmaya çalıştı zorlandı...Açtı...Uyumayacağım dedi....Ama kapandı gitti gözler...Uyudu....


Yanağında sıcaklık hissetti...Hayır yanağında değildi bu yüreğindeydi...Gözlerini açmaya çalıştı...Gözünün önünde eski okulundan hocası Mithat Bey duruyordu. Mithat Bey'in elleri yanağındaydı ama yüreğini de tutuyordu. Hemen dayandığı taştan doğruldu. Ayağa kalktı dayanarak taşa. Taş diye düşündüğü bir mezar taşıydı ve bulunduğu yer bir mezarlıktı. Doğruldu gözleri yerde, elleri önde kavuşmuş. Utançtan ne yapacağını bilemedi. “Keşke” dedi içinden “şu mezar açılsa da içine girsem” . Mithat Bey her zamanki gülüşü ile ona bakıyordu ve elleriyle üzerlerindeki tozları çırpmaya başladı. “Hocam çok ama çok kirliyim, pislik dolu çukurun dibindeyim” dedi. Mithat Bey'in gülümsemesi daha da belirginleşti. Ağzını açtı ve “Evlad marifet pislik çukuruna girmemek değildir; giripte pislenmeden çıkmaktır. Hem bak kirlenilmeden temizlenilmiyor ki” dedi. Hocasının ellerine kapandı, öpüp yüzüne sürdü. Elleri gül kokuyordu, Gül Hocasının. “Affedin Hocam beni” dedi. Hocası “ben değil Allah affetsin, sen temizlenmek için önce niyet sonra da gayret et” dedi. Önde Hocası, arkada kendisi mezarlığın içinde yürüdüler. Mezarlık çok küçüktü, biliyordu burayı ama adını getiremiyordu. Karşılıklı odaların bulunduğu yerden Galata Meydanına çıktılar. Arkasına baktı. Burası Galata Mevlehanesi idi. Utancı arttı. Yüreği daha da büzüştü. Hocası ona döndü ve “Evlad burada da içilir ve sızılır; ama içtiğin aşk şarabı olsun” dedi.


Beyoğlu'ndan Taksime doğru yürümeye başladılar. Kafası aydın, yüreği paktı. İstiklal Caddesi'nin kalabalıklığından ürktü, utandı, çekindi....Ama onlar ilerledikçe kabalık yarılıyor, yol kısalıyordu. Kalabalıkta bir sarhoş ve bir sarhoş adayı yürüyordu. Ama bu sefer sokak sallanıyordu ve kendileri dimdikti. Menzilleri aydınlıktı. Konuşmadılar ama kulağında hep aynı sözler yankılanıyordu.


Kirlenilmeden temizlenilmiyor evlad.”

Mevlana - Bektaş-i

Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaşî Velî'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu.Durumu Hacı Bektaşî Velî'ye anlatır ve Hacı Bektaşî Velî "helâl değildir" diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevî dergâhına gider ve aynı durumu Mevlânâ'ya anlatır. Mevlânâ ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaşî Velî'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlânâ'ya bunun sebebini sorar. Mevlânâ şöyle der:- Biz bir karga isek, Hacı Bektaşî Velî bir şahin gidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.Adam üşenmez, kalkar Bektaşî dergâhı'na gider ve Hacı Bektaşî Velî'ye, Mevlânâ'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip, bunun sebebini bir de Hacı Bektaşî Velî'ye sorar. Hacı Bektaşî Velî de şöyle der:- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlânâ'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.


Böyle bir hikayeye,Bektaşiyi dinlemekde fayda var,haramdan hediye olmaz gibi bir yorum yapmak ne kadar doğrudur? Bu yaklaşıma kırmadan nasıl bir cevap verebiliriz?Ya da nasıl bir durumu örnek gösterebiliriz?

19 Aralık 2008 Cuma

Hıyarname

Değerli Dostlar;

Toprak bize cömertçe davranıp ter türlü gıdamızı vermekte vesile olmuştur. Topraktan var olduğunu bilen insan topraktan gelen herşeye de; bir dosttan gelen herşey gibi eyvallah der. Bu noktada dediği eyvallah’ın manası önemlidir. İnsan olmanın manasını kavramış kişi eyvallah’ı gönülden der ki gönülden geçen eyvallah helaldir. Bu eyvallah’ın anlamı kişinin her gördüğü şeyi Allah’ın takdirine boyun büküp teslimiyetini ifade etmesidir. Ancak kişiye eyvallah’ı nefsin söyletmesi ise haramdır.

Değerli Dostlar;

Topraktan gelen nimetler çeşitlidir. Bu nimetlere ibretle bakmalıyız ki bir çok ders çıkarabilelim. Örneğin kabakgiller familyası vardır. Dünyanın sıcak bölgelerine yayılmış 100 cinsi ve 850 türü vardır. Ülkemizde topraktan elde ettiğimiz 3 cinsi ve bunlara ait 8 türü yayılmıştır. Hepimizin bildiği kavun, salatalık, kabak, karpuz, şalgam, hıyar hep bu familyanın mensuplarıdır. Hepsinin birbirinden farklı tadı, görüntüsü ve ismi vardır. Bahçıvanlar bunların tohumlarına göre birbirlerinden ayırıp ekerler.

Asıl konumuza gelirsek, bu kabakgiller familyasının toprağa ekilmesi ve toplanması ilginçtir. Çünkü tohumları arasına mutlaka farklı bir tür de karışır. Bu yüzden örneğin bir karpuz tarlasında bir kavun, bir kavun tarlasında bir hıyar olması muhtemeldir. Bahçenin ehli mutlaka bu kavunu veya hıyarı ayırarak mahsulu toplar ve pazara sunar. Ancak bu kavun veya hıyar dile gelse bu bahçıvana ne diyebilir? Şöyle bir laf etse :”Ey bize emek veren bahçe ehli, belki ben hıyar olabilirim, ancak şu kavunla aynı toprakta, aynı sudan ve gübreden nimetimi aldın, aynı güneşin ışınlarıyla olgunlaştım, o yüzden benim rengime ve şeklime bakma, beni de kavun say.” .Sizce bahçıvan ne yanıt verebilir bu hıyara? Eminim ki işinin ehli bir kişi ise hıyara da “eyvallah” der ancak onu mutlaka kavundan ayırır.

Değerli Dostlar;

Hepimiz aynı aileden gelsek bile hıyar ve kavun gibi farklı tohumlara sahibizdir. Aynı mekanları, aynı şehirleri, aynı kültürleri, aynı eserleri paylaşsak bile tohumlarımız farklı, tadlarımız farklı, görüntülerimiz farklıdır. Ancak farkımız ayrı olduğumuz anlamına gelmez tam tersine özümüzdeki yaşam kaynağının tekliğini gösterir. Bu gösteriş ne kadar muhteşemdir ki hakkında bir çok name yazılmıştır.

Şimdi şöyle düşünebiliriz. Aynı sofradan yemek yemiş, aynı suyu içmiş, benzer konuları konuşmuş kişiler birbiriyle aynı mıdır? Belki aynı lafları ettiklerinde karşısındakilere benzediklerini düşünebilirler. Ancak laflarını nereleriyle söyledikleri önemlidir benzemek için. Gönülden söylenen laflarla benzerlik çıkar. Ya nefsiyle söyledikleriyle ne olurlar.

Efendim,

Devir, gönlün yerini dilin aldığı devirdir. Ancak bu yüzden bana da gönülden “Estafurullah” demek düşer.

Niyet edelim ki Rabbim yazdıklarımızı önce bize nasip etsin...Sonra da ihtiyacı olanlara....

Lafı çok olanın yalanı da çok olur derler.

İzninizle efendim.

13 Aralık 2008 Cumartesi

Bileşik Kaplar Kanunu

Değerli Dostlar;

Eğitim hayatımıza ortaokul dönemlerinde giren bir konudur “Bileşik Kaplar Kanunu”. Matematiğe veya fiziğe ilgisi olmayan veya ilgili olupta bu kanunu küçümseyenler bu konuyu okul sıralarındaki yıllarında bırakır ve eğitim-öğretim eğrilerini daha üst seviyede olduklarına inandıkları kanunlarla doldurmaya girişirler. Bu kanun çok basit tanımlama ile ; “alt bölgelerinden birbirine bağlı iki veya daha fazla kapta bulunan sıvıların yoğunlukları aynı ise kaplardaki yüksekliklerininde aynı olmasını; eğer sıvı yoğunlukları farklı ise yoğunluklarıyla ters orantılı olarak yüksekliklerinin farklı olmasıdır.” . Kısaca şöyle de diyebiliriz: Kaba ne koyarsak o boşalır.

Değerli Dostlar;

Yukarıdaki satırlarda sizi fizik konularıyla sıktımsa affınıza sığnırım. Ancak benim asıl değinmek istediğim, bu kanunun hayatta da böyle olup olmamasıdır. Yani basit bir fizik kuralı gibi görülse bile hayatımızın her alanına da bunu aktaramaz mıyız? Şöyle düşünebiliriz iyilik yapan bir insan yaptığı iyiliğinde karşılığını görür, kötülük yapan bir insan yaptığı kötülüğün karşılığını görür. Elbette bu durum batında da olabilir, zahirde de olabilir. Ebedi hayat hocamın dediği gibi: “Kaba ne koyarsak o boşalır. Çünkü insanoğlunun kabı birdir.”

Değerli Dostlar;

Derler ki hayattaki tek tesadüf, sözlüklerdeki “tesadüf” kelimesidir. Bu yüzden kaderini elinde tutan insan hayatın bir çok latifeleri ile de karşılaşabilir. Bu latifelerin ne olduğu ve nasıl insanı etkilediği, hayata karşı kişinin yaptığı latifeler nispetindedir. Geçireceğimiz bir rahatsızlık nedeniyle gereksinim duyacağımız bir kan veya ilik; maddi olarak sıkıntılarımızda gereksinim duyacağımız para; kış mevsiminde ıssız bir yolda gereksinim duyacağımız bir taşıt; aç kaldığımız gereksinim duyacağımız bir çorba. Bunlar hayatın bize latifeleri olabilir. Peki aynı latifeleri biz hayata yaptık mı? Kan veya ilik bağışladık mı; para yardımı yaptık mı; taşıtımıza yoldan tanımadığımız birini aldık mı; birini doyurduk mu?

Efendim;

Kabımıza istikakımıza göre doğru ve insani doldurmalıyız ki, istikakımıza göre doğru ve insani boşaltabilelim. Unutmayalım biz kabın asıl sahibi değil sadece görünen emanetçisiyiz. Emanete iyi bakalım.

Niyet edelim ki Rabbim yazdıklarımızı önce bize nasip etsin...Sonra da ihtiyacı olanlara....

Lafı çok olanın yalanı da çok olur derler.

İzninizle efendim.

Mümtaz Ali Tahir

6 Aralık 2008 Cumartesi

Kurban

Değerli Dostlar;

Bazı mekanlar vardır; kimliği ile, mevcudiyeti ile, iklimi ile, ruhaniyeti ile ziyaret edende iz bırakır ve hatta bu iz kimi zaman gören gözler için hal olur. Soracak olursak kendimize hangi mekanlardır bunlar diye, cevabım elbette Mekke olacaktır. Hasrettir Mekke, menzildir Mekke, uzaktaki yakındır Mekke. Mekke denilince herkesin aklına Kabe gelir, hac farzı gelir, kutsal topraklar gelir. Nedendir bilmem ama benim aklıma kurban olmak gelir, ve aklıma gelen başıma gelir derler ya; başım kurbanın altında ezilir, gönlüm çoşar, büzülür; gözlerim puslanır. Kurbanın ne zaman ve nasıl çıktığı herkesçe malumdur. Benim bahsetmek istediğim bu değil. Bahsetmek istediğim aynı şartlarda kalan bir kul nasıl davranır. Ve hatta kurban nedir, kimdir?

Teşbihte hata olmaz derler; örneğimiz edebimizi alaşağı etse de vermeden geçemeyeceğim. Bir kula evladını kurban et dense ne yapar? Acaba kurban edilen kimdir? Belki de bunun üzerine tefekkür etmemiz gerekir!.

Değerli Dostlar;

Kurban benim, evet benim dediğim nefsim, egom, putumdur. Bunlar ağırlıktır menzile giden yolda. Yolun başlangıcı ben, sonu ben. Ya ben kimim? Bunları öncelikle Allah yolunda kurban etmem gerekmez mi? Hafiflemem gerekmez mi? Gönle giderken hafiflemem gerekir ki, hacımı tamamlayabileyim. Kolay olmadığı söylenir, hoş kolaylık ve zorluk sıfattır, kula göre değişir ya. Rabbim bize de aynı yolda kurban olmayı, kurban etmeyi nasip eylesin. Ancak kurban etmek için öncelikle kişinin kurban edeceğini görmesi, bilmesi ve hatta fark etmesi gerekmez mi?

Efendim;

Daha öncede belirttiğimiz gibi zarfta kalmayalım, mektuba inelim ki manasını anlayabilelim. Zarftakinden öte mektuptadır. Fark edelim, kurban olalım ki yoluna, hafifleyelim.

Niyet edelim ki Rabbim yazdıklarımızı önce bize nasip etsin. Sonra da ihtiyacı olanlara....

Lafı çok olanın yalanı da çok olur derler.

İzninizle efendim....

Mümtaz Ali Tahir

5 Aralık 2008 Cuma

VİRA BİSMİLLAH

Değerli Dostlar;

Söz uçar yazı kalır derler.

Bundan dolayı bende gönlümden geçenleri sizlerle yazılı olarak paylaşmak istedim. Dostlarıma yazdığım satırlara “Sahibini Arayan Satırlar” derim. Belki bir kaç satırda sizi arıyordur! İnşallah bu yazıyla sizi haddimden fazla meşgul etmem.

Vira Bismillah!

Değerli Dostlar;
Hepimizin bir amacı, uğrunda mücadele ettiğimiz meseleler var. Kimisi planladığımız, kimisi de kader diyebileceğimiz mücadele yumağının merkezinde ne olmalı? Çevreme baktığımda ve çevreme sorduğumda mücadele ve sorunlar hayata dair. Peki hayat mücadelesi ve sorununa nasıl bakmalıyız? Öncelikle hayatı anlamalıyız belki de. Hayatı nasıl tanımlarız? Son günlerde duyduğum ulvi gözüken ancak bana göre oldukça kısır bir söz var. “Nefes aldığın müddetçe yaşıyorsun.” Yaşam sadece nefes almaksa, biyolojik aktiviteleri yerine getirmekse; affınıza sığınarak şunu söylemek isterim: “Ahırdaki bir hayvan gibi yaşamak ne kadar güzel.”. Mücadele yok, amaç yok, erdem yok, sahibin yemini verir, sende süt üretir karşılığını verirsin. Halbuki yaşam dediğimiz süreç, biyolojik faaliyetlerin yanında insan olma erdemine sahip olabilmemizin de sınavı değil midir? Yaradılışını insan olma onuru ile tamamlamış varlığımızın mutlaka biyolojik aktiviteler haricinde de bir yaşam menzili olmalı. O zaman hayatı ve yaşamı anlamada ilk evre insanı anlamaktır derim. İnsanı anlamak bir durum çalışmasıdır. Durum çalışmalarında seçme metodları dikkate alınarak bir örnek alınır. O halde insanı anlamak için bir insan olmaya namzet örneğine ihityaç vardır. Bu durumda örnek kimdir? Bana sorarsanız insanı anlamak için en iyi örnek kişinin kendisidir. Hayatı anlamada, insanın kendisini bilmesi ve tahlil etmesi en önemli basamaktır. Bu durumda insanın kendisini sorgulaması gerekir. Kim olduğunu ve yaradılış sebebini bilmesi ve bu bilgisinden menzilini görebilmesi gerekmez mi?
Yunus ne kadar güzel demiş: “İlim ilim bilmektir; İlim kendin bilmektir; Sen kendini bilmezsen; Ya nice okumaktır.” Yunus’un ilmi neydi? Yunus’un ilmi kendisine dairdi, kendisinden başlayıp kendisinde sonlanan bir ilim anlayışı ile yaşamı ve hayatı tanımlamıştır Divan’da. Demek ki kişinin ilim sahibi olabilmesi için öncelikle kendisini bilmesi gerekir. Yunus’un menzili İlim’di, çıkış noktasıysa kendisiydi. Bu tanımlama tüm ilimler ve tüm menziller için de geçerli değil midir?
Yaşam menzilimizi oluşturan biyolojik sürecimiz değildir. Duygularımız, duyularımız, nefsimiz, egomuz, aklımız, kötülük ve iyilik anlayışımız menzili oluşturur. Bu anlayışta olmayanlar biyolojik organizmalar ve insan harici yaşayan varlıklardır. Hoş bu anlayışta olmayanlar için yaşıyor denilir mi? Filibeli Ahmed Hilmi’nin “Amak-ı Hayal” adlı eserinde yaşama ve hayata dair fikirlerini söyleyen Raci için dervişler “Vay sen yaşıyor musun?” diye sormuşlardır. Evet kendisini bilmeyen biri nasıl olurda hayatı ve yaşamı bilir? Daha da doğrusu kendisini bilmeyen için nasıl olurda yaşıyor denir! 

Efendim;
Hayat ve yaşam bir zarftır. Zarfı açalım, içindeki insanı okuyalım. Hayata ve yaşama dair ne varsa ondadır.
Niyet edelim ki Rabbim yazdıklarımızı önce bize nasip etsin...Sonra da ihtiyacı olanlara....
Lafı çok olanın yalanı da çok olur derler.
İzninizle efendim....

EFENDİM

21 KASIM 2008 CUMA


Yokluğunda seni özledik.
Sana değen rüzgarı, seni örten bulutu özledik.
Özlemeyi, özlenikmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, sevindirmeyi,
sevindirilmeyi özledik Efendim.
Yokluğunda seni özledik.
Sana değen rüzgarı, seni örten bulutu özledik. Özlemeyi, özlenilmeyi, sevmeyi, sevilmeyi,sevindirmeyi, sevindirilmeyi özledik Efendim.
Aşkı, gözyaşını, müsamahayı, ahlakı, adabı, ihsanı, irfanı, iz'anı, ferseti, basireti, şecaatı, celadeti, adaleti, meveddeti, muhabbeti özledik.
İzzeti, hikmeti, fıtratı, şefkati, hürmeti, devleti özledik. Senden sana tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, atalet fıtratımız, hamakat şöhratimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu.
Efendim,
Sen kendini "abdühü ve rasuluhu:" O'nun kulu ve elçisi" olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları sana hürmet adı altında seni kulluktan "kurtarıp" melekleştirerek hayattan dışladılar. Bu ifrata karşı başka bazılarıda tefrite sapıp seni"güzel örnek" olmaktan çıkarıp bir "bir postacı", bir"ara kablosu" seviyesinde görerek hayattan dışladılar.
Bunların hepsi sana iman ediyordu. Ama seni hayatımızdan çıkarmanın ızdırabını çektirdiler bize. Bu işi, göğe çekerek ya da yere sokarak yapmaları sonuçta hiçbir şeyi değiştirmedi.
Allah seni "güzel örnek" olarak gösterdi. Sen Kur'anın konuşanı, yürüyeni, haraket edeniydin . Tıpkı bir annede spermin insana, bir ağaçta suyun meyvaya, bir arıda tozun bala, bir tavukta darının yumurtaya, bir koyunda samanın süte dönüşmesi gibi, ayetler sende hayata dönüşüyordu.
Allah ısrarla seni örnek gösterirken , birileri ısrarla kitab'ı, kitapları örnek göstermekte direndiler. Öylesi işlerine geliyordu, cansız bir nesneyi örnek edinmekle, canlı bir insanı örnek edinmek aynı olur muydu?
Efendim,
Kitapsızlıktan değil, "peygambersizlikten" kırıldık. Yokluğumuz peygamber yokluğu. Seni hatırlatan, seni andıran insanların hasretini çekiyoruz. Çocuklarımız peygamberi sorunca "evladım onun ahlakı tıpkı falancanın ahlakı gibiydi" diyeceğimiz insanlar yok denecek kadar az.
İnsanlık destanıyla yaşıt olan vahiy sürecinde birçok kitapsız peygamber gelmişti de, bir tek peygambersiz kitap gelmemişti. Sayenizde yaşlı dünya ona da şahit oldu.
Şimdi kur'an mahzun efendim, kur'an öksüz. Seninle ku'an'ın arasını ayırdık, etle tırnağın, toprakla tohumun, anayla evladın arasını ayırır gibi.
Gel de bir bak efendim, bu mazlum ümmetin hali pür-melaline. Bıraktığın din tanınmaz hale geldi, bıraktığın sitenin harabelerinde baykuşlar tünedi.
Gün geçmez iki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın.
Bir olarak bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu.
Bıraktığın kutlu mirası hovarda mirasyediler gibi parçalayarak paylaştık efendim. Nebevi mirasın irfani ve ahlaki boyutuna bir hizip, ilmi ve fikri boyutuna bir başka hizip, siyasi ve hareki boyutuna ise daha başka bir hizip sahip çıktı. Yüzyıllardır tüm bu hizipler, ellerindeki parçanın"bütünün kendisi" olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler. Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu. Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup hak benim dedik.
Oysa ki efendim, bazen parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Ait olduğu bütün içerisinde anlamlı olan bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir. Bunu farkedemedik Efendim.
Efendim,
İsailoğulları, peygamberlerini katlediyorlardı. Biz de senin güzel hatıranı, emanetini, adını ve sünnetini katlettik. Seni katlettik Efendim.
Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, o ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında , düşüncelerinde, duygularında , eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.
Kimilerimiz içinde sen hiç doğmadın. Onlar hep senden mahrum yaşadılar. Şol mahiler ki derya içindeydiler, deryayı bilmediler.
Varlığının kaç bahara bedel olduğunu bilmeyenler yokluğunun ıztırabını nasıl duysunlar Efendim?
Seni çok seviyoruz, seni çok özlüyoruz... Bize kırgın mısın Sevgili Efendim?
( AKABE eğitim ve kültür vakfı)'ından alıntıdır.

1 TEFEKKÜR VE SORULAR:

GölGem dedi ki...

Allah yolundan ayırmasın. Emeğine sağlık.