15 Ekim 2009 Perşembe
Ne Umduk, Ne Bulduk?
Kendime döneli, kendimden döneli.....
Kendimizi tuttuk, oruç olduk; kutladık, kutlandık, Bayram olduk...
Dua ettik, dua olduk.....
Herşeyden önce insan olmaya niyetlendik......
Yazıları, yazlar kovaladı....Baktık ki bir katre bile ilerlememişiz.....
Yorulduk, yorduk....Özlemlerimizin en büyük kavuşma olduğunu gördük......
Dertlerimizin en büyük derman olduğunu gördük.....
Düştük.......
Kimi zaman gönle, kimi zaman çamura, kimi zaman pisliğe.....
Düştüğümüzde gördük....Düşülen şey düşenin kendisiymiş.....
Yanlışımızı oldu....Doğrularda yanlış olduk...Yanlışlarda doğru olduk....
Baktık ki bir katre bile düzelememişiz.....
Sonra bıraktık.....Seyre daldık alemi, allemeyi ve bi tabii Adem’i.....
Sehirde bile seyirdeydik......Ne gördük? Ne umduk? Ne bulduk?.....
Niyetlendik....Alemde amele koyulduk......
Parçalandık, ayrıldık.....Ayrıldıkça çoğaldık...Çoğaldıkça gördük....Gördükçe bildik.....
Ne bildik?.....
Bildikçe göremediğimizi, gördükçe çoğalmadığımızı, çoğaldıkça ayrılmadığımızı.....
Bıraktık, döndük.....
Bir gün, günlerden biri............
Takke önde....Düşüncelere ve düşlere inat....Muhabbetle muhabbette......
Bir gün, günlerden biri.........
Bilmenin, görmenin, ummanın, okumanın, okutmanın.....
Yok hiç bir değeri olmadan.
Olmak.....Ama ne olmalı?......
Elbette AŞK olmalı, AŞK....
28 Ağustos 2009 Cuma
Sevket Demirci İcin İftar Yemegi ve Anma Programi Daveti
Noktasız Bir Hezeyan
Yazmak, anlatmak, söylemek.....
Gelmiyor işte... Deniyorum olmuyor... Sözlerim ya noktalanmıyor, ya nokta sözlerim ile buluşmuyor; Başlıyorum ama yarım kalıyor...
Eeee, şimdi diyeceksin bunlar ne?
Bilmiyorum bir itiraf say, bir dostun dosta hezeyanı say, bilmiyorum işte say birini....
Herkes anlatıyor, herkes yazıyor, herkes bir şeyleri sayıp döküyor... Ama ben Dostum, tıkandım işte...
Olmuyor....
Bilmiyorum neden?
Sözün orucu olur mu? Belki de olur, bilemiyorum...
Aşk diyorlar, meşk diyorlar, ama yok işte be Dostum, çıkmıyor işte....
Sessizce geceleri anıyorum seni... Ezan ile gözlerim açıyor orucu göz yaşı ile.... Herkesin oruca başladığı an ben açıyorum göz yaşlarım ile... Ama yine de olmuyor, gelmiyor Dostum içimden...
Özledim seni.... Yazdıklarında, sözlerinde, yaşadığım anda seni geçiriyorum içimden...
Biliyor musun? Geçen gün Kale'deydim... Her zaman ki yerde... Senden bir zerre aradım... Ama yoktun... Neredesin a Dostum? Neredesin? Belki bu sözlerimi duyar gelirsin gene yanıma, anılarınla avunuyorum... Sokaklar sessizdi, sensizdi... Aslanhane bile boştu o gün, ... O uçtaki banka oturdum... Hafif yana yatmış! Aynı benim gönlüm gibi... Oradaydım... Uzun uzadıya dinledim çevreyi belki bir rüzgar getirir senin kokunu, sözünü diye... Yok be Dostum!
Kavruluyorum işte... Ne gülüyorsun? Gülüyorsun yine eminim? Ben gel diyorum, sen geç anlıyorsun sanki... Geç bunlardan... Bu dediklerinden nasıl geçerim? Ben neyim ki?
Sözün bittiği andayım işte... Bitti yer ama nokta yok... Hem noktadan yoksunum, hem senden....
Tek bir tesellim var... Onun ne olduğunu biliyorsun... Elimden düşürmüyorum... Kimi zaman Nisa'da, kimi zaman Fatiha'da, kimi zaman da YaSin'de... Hafif hafif terennüm ediyorsun sanki... YaSin dedim de; Kaledeyken gönlümden geçerken biri andı seni yandaki masadan... Sanki bana seni, bana beni anlattı... "Yasin" dedi yanındakine, "hep diyorum ona biraz kendine dön, bak; ama Yasin beni dinlemiyor hep aynı yerde kaldı."... Bu Yasin sen misin? ben miyim? Ben de yerimde kaldım, sen de! Senin olduğun yere gelemiyorum... Ben kaldım işte burada... Bacaklarım gitmiyor be Dostum, çekmiyor bu cesedi...
İşte böyle Dostum... Nokta yok, Noktasız söz yok, Noktasız sen...
Ben Noktayı koyamadım, kaybettim Noktayı ve hatta arttırdım be Dostum...
15 Temmuz 2009 Çarşamba
BOZKIRDAKİ MELTEMDESİN SEN
Sıcak bir Temmuz günüydü.
Görev ne zaman, ne de mekan tanıyordu.
Başakların arasında bir ben, bir de cihazlar.
Ne yolun yorgunluğu, ne de işin çetin oluşu engeldi; çalışma başlamış ve bitirilmeliydi.
Bir ara, araların birinde başak tarlalarında ben; benliğim gibi kaybolmuş, başak denizinde ben.....
Kuru havaya inat, birden başakları ve yüzümü okşayan rüzgar.
O an ellerim ile hem rüzgarı sevdim, hem başakları....
Başak denizinde yüzümü okşayan rüzgar, gönlüme de değdi......
Meraklandım, sıkıldım, sevindim; saçlarım gibi gönlümde karıştı....
Telefonum çalışmıyor ki, nasıl haber alabilir.....
Neyse ki akşam ulaştım birilerine....Yüreğim sıkılgan, pek, güzel, hüzünlü, nasıl desem karışık.....
Sordum herkesi yok birşey, sağsalim herkes dendi. Ama...
Ama nedir bu hal üzerimdeki.....
Günler günleri kovaladı, köprüler altında çok sular geçti....
Ankara’dayım bu sabah; ah ki bu sabah......
Öğrendim, öğrendim ki Şevket Baba vuslata ermiş.
Ah Şevket Baba, Ah Koca Gönül.........
Seni bilen bilir, seven bilir......
Gözler görmedi seni, ama gönül gördü....
Dünya aleminde olamadık ama rüya aleminde birlikteydik. Mesafe nedir ki?
Demek yüzümü başak denizinde okşayan senin vuslat haberindi.
Gelinciklerin bile görülmediği, başakların ardından selam verip kalkamadığı, yaz yağmurunun inatla düşemediği an senin vuslat anınmış.
Vesilelerin, sevenlerin, sofrandan nasiplenenlerin nasıldır kimbilir?
Ama ben ki başak denizinin dibinde vurgun yemişim.....
Acaba rüyamdaki gibi bu fakire gülüyormusun? Yoksa sofran için israr mı ediyorsun?
Yedim Baba; ben de yedim senin sofrandan, nasiplendim....Gönül sofrandaki kadehi bana gülen gözlerle uzattığın o gece ben de katıldım o sofrana......
Şimdi vurgundayım Baba, aynı Muhittin Babamın ardından olduğu gibi.....
Giderken dediğin gibi Aşk Ola, Dem Ola, Güzel Ola, Vuslat Ola....
10 Haziran 2009 Çarşamba
Ekrem Demirli;islam'in cevre anlayisinin ana meselesi olarak"Fitrati Korumak"
İslam’ın Çevre Anlayışının Ana Meselesi Olarak “Fıtratı Korumak”
“Her doğan, fıtrat üzerinde doğar.” (Hadis-i şerif).
“Fıtrat İslam’dır.”
İbnü'l-Arabî
Müslüman düşünürler, İslam’ın insan fıtratına uygunluğu hususunda görüş birliğine varmış gibidir. Mezhepler arası tartışmalarda kimi muhalif görüşler ileri sürülmüş olsa bile, İslam’ın inanç ve amel ilkelerinin insan fıtratına uygunluğu, buna bağlı olarak hayatın, zamanın ve mekanın imkanlarını dikkate alan gerçekçiliği, belirli bir ölçüye bağlanarak sınırlandırılmış makuliyeti -iman ve akide bahislerinde bir ölçüde fakat daha çok amelî bahislerde- ısrarla vurgulanmıştır. Üstelik bu görüşe karşı çıkan veya çekinceler ileri süren muhalif yaklaşımların kısm-ı azamı, “fıtrîlık” prensibinin istilzam edebileceği bazı sonuçları dikkate alarak eleştirilerini dile getirmişlerdir. Bu eleştireler, esasta fıtrat ile din arasında tesis edilen bağ ve ilişkinin “zorunluluk” ölçüsünde kabul edilmesi durumunda bazen insana bazen de dine karşı bir dayatmanın ve zorlamanın ortaya çıkacağını hesaba katar. Bu nedenle muhalif yaklaşım ve seslerin de, “fıtrılik” ilkesini temelde reddetmedikleri söylenebilir. İslam’a büyük bir imkan alanı ve hareket serbestisi kazandıran “fıtrata uygunluk” karakteri, çağımızda beşeri ilimlerin sağladıkları katkılarla da Müslümanların İslam’ı yorumlarken ya da savunurken atıf yaptıkları ve kullandıkları en güçlü argümanlardan birini teşkil eder. Bilhassa endüstrileşmenin yol açtığı yabancılaşma vb. sorunlar, buna bağlı olarak insan ile tabiat arasındaki ilişkinin gittikçe zayıflaması ve hatta kopması, müslümanların fıtrat kavramını daha geniş bir çerçevede ele alıp “fıtrılik ilkesi”ni yeni bir gözle yorumlama imkanlarını güncelleştirmiş ve geliştirmiştir. Bu bakımdan düşünce, klasik çağlarda ele alınışından daha farklı ve geniş boyutlar ve amaçlarla ele alınarak, İslam’a farklı kültür ve dini inançlara göre oldukça geniş imkanlar sunmuş görünmektedir.
İslam’ın fıtrata uygunluğu düşüncesi, içinde pek çok önemli alt düşünceyi ve kavramı barındırır. Her şeyden önemlisi fıtrılik, yaratılıştan gelenin iyiliği fikrini istilzam eder. Fıtratın ve tabiatın iyiliği, İslam’ın dünya görüşünde önemli bir yer tuttuğu kadar gerçekte İslam’ın -başta bazı kadim inanç ve öğretiler olmak üzere- farklı dini geleneklerden ayrıştığı hususların başında gelir. Bu yönüyle İslam, söz gelişi aslî günah ve kirlenmişlik düşüncesini kabul etmediği gibi buna bağlı olarak maddenin ve dünyeviliğin kötülüğünü de ilkesel olarak tanımaz. Bunun yerine “Eşyada asıl olan şey mubahlıktır” şeklinde dile getirilen bir düşünceyle başta insanın yapıp ettiği tüm ürünleri ve eylemleri olmak üzere, her türlü dünyevi işe karşı olumlu bir tavır sergiler. Öte yandan bu yaklaşım, dünyevi hayata karşı daha eleştirel bir tavrı benimseyen sufilerin dünyeviliği küçümseyici ve dışlayıcı yaklaşımlarının genel adı olan “zühd”ün zamanla gerçekçi ve makul sınırlara çekilmesinde etkin bir rol oynamıştır. Bu yönüyle İslam’ın dünyayla ve insan fıtratıyla barışık tavrı, sufileri –katı bir zahitliği tercih etmek yerine- dünyaya ve hayata karşı yükümlülüklerini öncelemeye icbar etmiştir. Bunun yanı sıra bu düşünceler, fıtratın ve tabiatın korunmasını bir yükümlülük olarak ortaya koyar. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın yarattığının değiştirilmesin günah sayan ayetler, konu hakkında müslümanların yükümlülük sınırlarını belirler.
Müslümanların tabiat ve fıtrat anlayışlarını belirleyen başka bir düşünce ise, “olabilecek alemlerin en mükemmeli” şeklinde dile getirilen ve hayatın her alanına karşı genel bir iyimserliği anlatan prensiptir. İslam’daki bütün nazari ekollerin neredeyse hepsinin hemfikir oldukları bu düşünce, insanı ve çevresiyle birlikte bütün alemi “olabilecek alemlerin en iyisi” sayarak koruduğu gibi aynı zamanda onu Allah’a işaret eden bir alamet sayarak başka bir yükümlülük yükler insana: İnsan Tanrı’yı alemden hareketle bilebilir ve bu nedenle içerdiği sonsuz parçalarla bütün alem, Tanrı’yı gösteren bir işaretler bütünü olarak görülmelidir.
İslam’ın bu öğretileri sufiler tarafından cüzi konulara uyarlanmış ve maharetle işlenmiştir. Bu yönüyle sufiler, fıtratın korunması üzerinde durarak, “inhirafa” karşı “selimlik” ve “itidal” kavramlarını öne çıkartmışlardır. Fıtratın bozulması, onun olması gereken halden sapması ve itidalini yitirmesidir. Bozulmanın pek çok nedeni sayılabilir. Bunların arasında toplumsal alışkanlıklar, gelenekler, inançlar vb. gibi insanın içinde yaşadığı çevre şartları gelir. Sufiler ‘İnsan fıtrat üzerinde doğar, babası ve annesi onu yahudi veya hristiyan yapar’ anlamındaki hadisi bu çerçevede yorumlamıştır. Öyleyse insanın yaşadığı beşeri ve tabii çevrenin muhafazası, bireysel fıtratın korunması kadar önemli bir yükümlülüktür.
İbnü’l-Arabi ve takipçileri, fıtrat ile İslam arasındaki ilişkiyi özdeşliğe vardırır ve insanın gerçekte “İslam fıtratı” üzerinde yaratıldığını kabul ederler. Daha önce Cüneyd-i Bağdadi gibi sufiler de “fena ve tevhit” teorilerini benzer bir fıtrat anlayışına dayandırarak açıklamışlardı. Onlar, insanın fıtraten tevhit inancına sahip olduğunu ve İslam’ın bu nüveyi esas alarak geliştirdiğini dile getirmişlerdir. Öyleyse “fıtrat”, dinin kendisine insanda bir dayanak bulması için önemlidir ve onun korunması bir yükümlülüktür.
Selim fıtrat kadar önemli başka bir kavram, mizacın ve aklın sahih ve sağlıklı olmasıdır. Bu düşünce, Müslüman düşünürleri tarafından ayrıntılı işlenmiş bir nefs tasavvuruyla ortaya konulmuştur. Bu bağlamda sufiler mizacın korunması üzerinde önemle durarak ahlak anlayışlarını buna dayandırmışlardır. İbnü'l-Arabî’den itibaren gelişen metafizik tasavvurda tasavvufun seyr ü süluk yöntemleri, fıtrat, mizaç ve tabiatın korunması üzerinde odaklaşmıştır. Mesela İbnü'l-Arabî, tasavvufun ana ilkesinin insandaki duygu ve kabiliyetlere “yön vermek” olduğunu ısrarla belirtirken bu hususa işaret eder: Tasavvuf insan kabiliyetlerinin sınırlandırılmasını veya belirli bir şekilde yok edilmesini kesinlikle reddeder. Bu noktada insanın sahip olduklarının korunması ve geliştirilmesinde odaklaşan tasavvufî tavır, İslam’ın fıtrilik ilkesine bağlanır ve onu yansıtır. Çünkü din, insanın sahip olduklarını azaltmak veya ortadan kaldırmayı değil, onu daha iyiye ve geniş alana taşımayı amaçlar.
Bu noktada ortaya çıkan başka bir kavram ise, hem insan duygu ve davranışlarını hem de alemdeki her bir şeyi ilgilendiren itidal kavramıdır. Sufiler, seyr ü süluk ile varılmak istenilen ahlak idealini “insanın davranışlarındaki itidal” ilkesiyle ifade etmişlerdir. İtidal, sadece ahlakta hedeflenmez veya -söz konusu olan insan ise- nefsin ve mizacın ideal durumunu anlatmaz. İtidal, varlıktaki her şeyde bulunan ölçünün adıdır. Bu durumda sufiler, sadece insan için değil, bütün alem için “itidal” durumundan söz etmişlerdir. İtidal, sufiler için öncelikle yaratılıştaki gayelilik ve nizam fikriyle irtibatlıdır. Bu düşünce, esasta Tanrı-alem-insan ilişkilerini açıklayan bazı ayetlerin yorumlanması ile İslam düşünürlerinin nazariyeleri ışığında ortaya konulmuştur. Bu yaklaşımda bir şeyin itidal hali, onun yaratılış sebebine işaret eder. Her şey belli bir sebeple yaratılmıştır ve varlıkta bulunuş gayesi o sebebe bağlıdır. İnsanlar için bu sebep, bir ayette de belirtildiği gibi, Allah’a ibadet etmektir. Aynı şey, bütün yaratıklar için geçerlidir ve yaratılmış her şey, belli bir gaye için var olmuştur.
Bu düşünce, sufilerin üzerinde durdukları başka bir fikre kaynaklık eder ki, bu husus, özellikle insan-çevre, en genel anlamıyla insan-tabiat arasındaki ilişkileri anlamak bakımından önemlidir. Sufiler, inorganik tabiata farklı bir üslupla yaklaşmışlardır. Menkıbelerde ve tasavvufun popüler metinlerinde konuyla ilgili düşünceler edebi ve şairane bir üslupla anlatılmış ve her şeyin Tanrı’ya ibadet ettiği ve O’na hamd ettiği dile getirilmiştir. Ancak bu menkıbevi anlatının nazari temelini İbnü'l-Arabî ortaya koymuştur. İbnü'l-Arabî, alemin yaratılış gayesini Tanrı’nın kemallerinin tecelli ettiği bir aynada “kendini bilme arzusu” olarak ifade etmişti. Buradan ise bütün alemi Tanrı’yı bilmek isteyen veya Tanrı’yı gösteren bir alamet ve işaret saymıştır. Bunun bir neticesi ise, her şeyin Tanrı’nın kemalini övmesi ve O’na hamd etmesidir. Bu durumda sadece insanlar değil, bütün varlıklar bu ibadet ve hamde katılır. Her biri, Tanrı’nın iradesini gerçekleştiren birer araç haline gelir. İbnü'l-Arabî, taşlardan, madenlerden, ağaçlardan bitkilerden, yıldızlardan, farklı hayvan türlerinden söz eder ve bunların Tanrı’yı nasıl övdüklerini anlatır. Ona göre, bir duyu yanılması olarak ‘cansızlar” diye isimlendirdiğimiz şeyler, gerçekte sadece “donuk” diye isimlendirilebilir: Her şey canlıdır ve hatta her şey “bilme” gücüne sahiptir. Bu durumda insanın çevresiyle ve genel anlamda tabiat ile ilişkisi, canlı ve akıllı bir varlığın cansız nesnelerle ilişkisi gibi değil, aksine canlı ve akıllı bir varlığın kendisi gibi canlı ve bir amaçla yaratılmış varlıklarla ilişkisine dönüşür. İnsan ancak böyle bir tabiat ve alem içinde kendi yerini bulabilir ve ancak böyle bir gözle yorumladığı tabiat insanı Tanrı’ya ulaştırabilir.
Ekrem Demirli
27 Nisan 2009 Pazartesi
Ekrem Demirli;Tasavvufun “Değer” Aktarma Yolu: “Dil’de Eğitmek, Meslek ile Olgunlaştırmak”
Tasavvufun “Değer” Aktarma Yolu: “Dil’de Eğitmek, Meslek ile Olgunlaştırmak”
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Yağ ile bal ede bir söz
Yunus Emre
Tanzimat ile birlikte ivme kazanan yenileşme hareketlerinin pek çoğu, başta münevver kesimlerinin olmak üzere, toplumun geniş desteğini almış, Cumhuriyet ve devrimlerin ilanıyla neticelenen süreç, aynı süreci yaşayan toplumlarda görülmeyecek genişlikte bir tabana yayılmıştı. Ancak bu süreçte, günümüze değin devam eden derin bir çatışma ve kriz alanı, kültürel sahada gerçekleşe(meye)n devrimlerdi. Bunun en önemli bölümü ise, dil üzerindeki tartışmalardı. Dindar aydınların en duyarlı oldukları alanların başında dil gelmekteydi ve bu duyarlılık günümüzde bile yeterince anlaşılmamıştır. Bu duyarlılık nereden kaynaklanmıştı? Mesele, dil-düşünce-insan ilişkilerinin geniş bir tahlilini içermekle birlikte, konunun bilhassa tasavvuf-tekke ve dil ilişkisi ekseninde değerlendirilmesi açıklayıcı noktalar bulma imkanı verebilir. Üzerinde durulması gereken husus şudur: Tasavvuf-tekke kültürü için dil ne anlam taşımıştı? Bunun anlamak için, tasavvufun önce İslam bilimlerinde, ardından toplum hayatındaki yerini hatırlamak gerekir. Tasavvuf ortaya çıktıktan kısa zaman sonra kendisini bir “ahlak ilmi” olarak tanımlamış ve İslam bilimleri içerisinde bazen b ilimleri birbiriyle irtibatlandıran “tamamlayıcı” bir ilim, ama daha çok insanlara değer aktarımını esas alan bir “uygulama alanı” ve “ahlak hareketi” olarak yerini almıştı. İslam bilimlerinin önceki kültürlerin birikimini dikkate alarak ürettikleri bilgi ve değerler manzumesi[1], zengin bir tecrübe birikimine dayanan araçlarla tasavvuf tarafından kitlelere ulaştırılmıştır. Tasavvuf bu işlevini evvelemirde tarikatlar aracılığıyla yerine getirmişti. H. VI. asırdan itibaren yaygın bir şekilde İslam toplumunda ortaya çıkan tarikatları anlamak, iki hususu dikkate almayı zorunlu kılar: Birincisi tarikatlar “toplumun ve hayatın içinde olmayı” düstur edinmiştir. Bu yönüyle tarikatlar, ferdi cemaate ve topluma katmanın ve ona hayat içinde bir yer bulmanın en önemli araçlarıydı. Tarikatların bu özelliği, uzun bir teorik tartışma sürecine dayanan bir ahlak tasavvuruna dayanan insanın ancak bir cemaat içinde ve onlarla iletişim esnasında ahlak kazanabileceği -ya da sufilerin isimlendirmesiyle- “insan-ı kamil” haline gelebileceği kabulüne dayanır. Tasavvufun böyle bir ahlak ve insan anlayışına ulaşması, hiç de kolay olmamıştı. Zühdün ve dindarlığın anlamı, insan-toplum, madde-ruh ilişkileri gibi pek çok alandaki uzun tartışmaların ve bazen çatışmaların sonucunda bu sürece ulaşılmıştı. İlk tasavvuf hareketleri, katı bir züht hareketi şeklinde ortaya çıkmıştı. Dünyevi olan her şeyin küçümsenmesi esasından hareket eden bu züht anlayışı, ruhanilik ile maddilik arasında kurulan karşıtlık ilişkisinden beslenmişti. Bu anlayışta sağlıklı bir manevi hayat, maddilikten ve dünyevilikten soyutlanma ve uzaklaşma ilkesine dayanmalıydı. Bu yaklaşımda -başta Hristiyan zahitleri olmak üzere- İslam dışı unsurların etkileri aşikardır. Ancak tasavvuf kısa zamanda bu züht anlayışının dayandığı madde-ruh ikilemini ve karşıtlığını aşarak, derin bir insan ve alem anlayışı geliştirmişti. Bu süreç, çerçevesini “Eşyada asıl olan mubahlıktır” ilkesinde bulan ve “hayatın ve maddi olanın temizliği” ilkesini düstur edinen bir takım düşüncelerin yerleşme süreciydi. Bunun sonucunda tasavvuf, dünyadaki mistik gelenekler içerisinde “İslam tasavvufu” olarak yerini almış, ideal değerlerini dünyanın içinde ve toplumla barışık bir hayatta bulmuş, hayatın dışındaki bir dindarlığı reddetmiş, en azından idealleştirmemiştir. Bir sufi için ideal hayat, ‘Halk içinde Hak ile beraber olmak’tır.
Meselenin ikinci yönü ise, tarikatların çeşitliliğiyle ilgilidir. Sufi kesimlerinde yaygınlaşan bir sözde ‘Allah’a giden yollar nef(e)slerin sayısı kadardır’ denilir. Bu söz üzerinden bütün tasavvufun tarihini ve bu tarih içerisinde ortaya çıkan nazariyeyi yazmak mümkündür. Ancak dikkat çekmek istediğimiz husus, bu ifadenin tarikatların çeşitliliğine imkan verecek bir çerçeve görülmesidir: Herkesin kendisini bulabileceği ve kabiliyetlerini geliştirebileceği bir tarikat vardır. Tarikat herkese mizacına ve kabiliyetine göre bir terbiye metodu sunar. İslam hukukçularının ‘Zamanın değişmesiyle hükümler değişir’ ilkesi, “mizaca göre terbiye değişir” şekline dönüşerek, İslam toplumunda büyük bir dinamizm ortaya çıkartır. Bu durum, tarikatların ticaret, eğitim, spor, sanatlar, savaş ve askeri alanlar gibi geniş bir yelpazede hizmet görmelerine imkan vermiştir. Öte yandan bu husus, dini ve ahlakî değerleri belirli kesimlerle sınırlı bir hayat tarzı olmaktan çıkartarak, her türlü seçkinciliği reddetmiştir. Başka bir ifadeyle tasavvuf zühdün ilk tarzlarını eleştirmekle, hayat ile barışık bir manevi değerler anlayışı ortaya koyduğu kadar Allah’a giden yolları insanların sayısı kadar kabul ederek doğuştan getirilen “seçilmişlik” yerine ‘değere ve amele bağlı seçkinliği’ yerleştirmiştir.[2]
Peki tasavvuf ahlak değerlerini topluma nasıl aktarmıştır? Hemen belirtmeliyiz ki, meseleyi tarikatlar ile sınırlı görmek, tasavvufun İslam toplumundaki etkisini sınırlamak demektir. Sufiler, her dönemde değerlerin topluma aktarılması için elverişli araçlar bulmuştur. Üzerinde durulması gereken ilk husus, menkıbe, hikaye, şiir gibi anlatım yöntemleriyle karmaşık düşünceleri kitlelere ulaştırmadaki başarılarıdır. Dini ilimler içerisinde hiçbiri, halk kesimlerine ulaşabilmede tasavvuf kadar başarılı olamamıştır. Sufiler baştan beri dilin imkanlarını fark etmiş, bundan olabildiğince istifade etmişlerdir. Üstelik bu durum, sadece İslam tasavvufu için değil, bütün mistik akımlar için geçerlidir. Avrupa’da yerel dillerin ortaya çıkmasında mistiklerin büyük katkısı olmuştur. Türkçe’deki ilk dini metinler, tasavvufi metinler idi ve bu metinler aynı zamanda Türkçe’nin gelişiminde büyük katkılar sunmuştur. Bunun anlamı, Türkçe’nin dini-tasavvufi düşünceyle birlikte zenginleşmesi ve gelişmesiydi. Bu sayede sufiler için dil, düşünce ve değerlerin aktarıldığı en etkin araca dönüşmüştü. Türkçe’deki pek çok deyim tasavvuf irfanının inceliklerini taşır. Söz gelişi sufilerin insan anlayışı ve insana saygı düşüncelerini en iyi yansıtan ifadelerden birisi, ‘Her gördüğünü Hızır bilmek’ deyimi, tarikat kültüründe derince işlenen bir konu olsa bile, artık bir deyim halinde bütün kültüre yayılarak etkinliğini çok daha geniş alanlara taşımıştır. Tasavvufun ana teması olan ve “yerli yerinde davranış” diye tanımlanan ‘edebin’ önemini vurgulayan ‘Edep ya Hû’ ifadesi veya tasavvufu bilginin ana fikrini yansıtan ‘kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz’ cümlesi, en iyi bilinen örnekler arasında zikredilebilir. ‘Yaratılanı sevmek Yaratandan ötürü’ cümlesi, tasavvuf çevrelerinde sınırlı kalan bir düşünce olmaktan çıkarak, farklı inanç ve kültürleri bir arada tutan zengin ve saygılı bir medeniyetin ana ilkesine dönüşmüştür. Türkçe böyle örneklerle doludur ve bu durum dili yenileştirme teşebbüsleri karşısında gösterilen aydın duyarlılığını anlamaya yardımcı olabilir. Çünkü dil, bu duyarlılığa sahip insanlar için, sadece konuşulan bir araç değil, gerçekte yüz yıllar içerisinde yoğrulmuş bir kültürün yeni nesillere taşıyıcısı, onları eğiten bir rehberdir.
Tasavvufun değerleri topluma ulaştırmada yararlandığı araçlardan birisi de mesleklerdir. Burada bir paradoks vardır: Tasavvuf başlangıçta dünyeviliği küçümseyerek manevi hayatı hayattan kaçmada bulmuştu. Bu bağlamda ticaretini, mesleğini, idari görevini, hatta eğitimini bırakan pek çok menkıbe ilk tasavvuf metinlerinde zikredilir. Ancak kısmen değindiğimiz süreç sonucunda tasavvuf, mesleği bir terbiye yolu ve metodu olarak görmüştür. Meslek ile veya meslekte terbiye etme ve insanı olgunlaştırma yöntemi, belki hiçbir dini gelenekte İslam’da olduğu kadar önemsenmemiştir. Bunun temel nedenlerinden birisi, İslam ahlakçılarının hayat ile erdem ve değerler arasında kurdukları zorunlu ve realist ilişkilerdi. İslam ahlakçıları düşüncelerini, makulü normalde aramanın istilzam ettiği bir netice olarak, hayata katılma, değer üretme, insanlara hayır ve fayda sağlama gibi pozitif değerler üzerinden inşa etmiş, değerlerin aktarılmasının hayattaki kurumlar üzerinden olabileceğini görmüşlerdir. Tarikatlar bu düşünceyi işlevselleştirerek, müritlerini bir meslek içerisinde terbiye etmeyi düstur edinmiş, bizatihi tarikatlar da meslek örgütleri gibi teşekkül etmişlerdi. Bu bağlamda tarikat veya tekkeler, meslek kazandırarak insanı hayata ve üretime katan, her şeyden önemlisi bunu tasavvufi gelişimin bir aşaması sayan yerlerdi. Sabır, tevekkül, itidal, hoşgörü, merhamet, teslimiyet, insanları sevme gibi alışkanlıklar bir meslek çerçevesinde insanlara hizmet ederken kazanılabilecek erdemlerdir. Tasavvuf için salih ve sahih amel, bir insana fayda veren ameldir. Burada sufilerin hareket ettikleri ilke, ‘Kendini bilen rabbini bilir’ anlamındaki bir hadisin geniş yorumudur. “Kendini bilmek” ne demektir? Soruya verilecek ilk cevap, insanın kuvve halindeki yeteneklerinin fiil haline getirilmesiyle insanın kendini bilebileceğidir. Bu durumda kuvve halinde kalmış her kabiliyet, insanın kendini tanımasına engel olduğu gibi aynı zamanda Rabbini tanıma önünde de engeldir. Öyleyse yapılması gereken şey, bu kabiliyetlerin geliştirilmesiydi ve bunlar ancak hayat içinde, yani “yaşayarak” bilfiil hale getirilebilirdi. Tasavvuf ve tarikatlar, potansiyel olanın etkin ve bilfiil hale gelmesi ilkesini düstur edinmiştir. Başka bir ifadeyle tasavvuf, insan kabiliyetini ezme ve yok etme üzerinde değil, onu geliştirme ve zenginleştirme üzerinde odaklanmış bir ahlak anlayışına dayanır. Çünkü insandaki her kabiliyet, esas itibarıyla Allah hakkında bir delildir ve kabiliyeti kuvve halinde bırakmak, bir delili terk etmek veya işlevsiz yapmak demektir. Öte yandan insan, kendini ancak başka bir insan vasıtasıyla tanıyabilir ve bilebilir. İnsanın kendini insan vasıtasıyla tanıması, insanlarla iletişimde olmasını, onlara fayda vermesini gerektirir. Bu düşünce bir hadiste anlamını bulur: ‘İnsanların en hayırlısı, onlara en çok fayda verenidir.’ Bu hadis, tarikatların insanı meslek yoluyla eğitme yöntemlerini açıklar. Çünkü tasavvuf ahlakın bütün ilkelerine hayatta bir karşılık bulur ve ancak normal yaşanan bir hayat içinde bu değerler anlam kazanabilir. Bu yönüyle sabır, bir işi iyi yaparak insanlara en faydalı hizmeti sunmak için metanetle ve ciddiyetle çalışmayla kazanılabilecek bir erdemdir. Rıza sadece Allah’ı belirli bir ibadet ile razı etmek demek değildir. Rıza yapılan iş ile insanları memnun etmek, bu sayede Allah’ı razı etmek demektir. Her ne olursa olsun işi yapmak, tasavvufun “ihsan” saydığı en büyük erdemdir. İki hadis tarikatların meslek yoluyla insan eğitimine verdikleri önemi anlamak için yeterlidir. Birincisinde ihsan tanımlanırken ‘Allah’ı görür gibi ibadet etmek’ denilmiştir. Bu, tasavvuf ile özdeşleştirilen ihsanın tanımıdır. Tasavvuf da, her işini Allah’ı görür gibi yapmak ve bu ilkeye göre yaşamak demektir. Başka bir hadiste ise, ihsan bu kez başka bir alandan tanımlanır ve kurbanı keserken bıçağın keskinliği ihsan diye tanımlanır. Öyleyse ihsan, sadece ‘ibadet’ esnasında gerçekleşecek bir istisna değildir. İhsan, yani Allah’ı görür gibi davranmak, her işte ve meslekte olması gereken ahlaki bir erdem ve idealdir. Çünkü yaptığı işi “Allah’ı görür gibi” yapan kimse, kemale ulaşma hakkı kanabilir.
[1] İslam düşünürlerinin geçmiş kültürlerle ilişkileri hakkındaki bilgi kıtlığı, bütün İslami bilimlerin serüvenini anlamayı imkansızlaştırıyor. Günümüzde sorunu aşmak üzere ciddi atılımlar yapılmıştır ve bunların başında düşünürlerimizin eserlerinin tercüme faaliyeti gelmektedir. Son ve önemli bir örnek, Farabi’nin Kitabu’l-huruf’udur. “Harfler Kitabı” adıyla Ömer Türker tarafından tercüme edilen eser, sürecin en önemli tanıklarından birisidir.
[2] “Doğuştan gelen seçilmişlik” inancına karşı “değere bağlı seçilmişlik” fikri, ya da ‘madde-ruh karşıtlığı yerine’ bütün hayatın ve yaşam imkanlarıyla desteklenmiş maneviyat anlayışı İslam’ın Yahudilik ve Hristiyanlık ile ilişkilerinde dikkate alınması gereken bir husustur ve günümüzde de güncelliğini koruyan bir tartışma konusudur. Bu bakımdan seçilmişlik ve bağlı konuların Yahudilikte nasıl işlendiğini anlamak, İslam ahlakçılarının insan-alem görüşlerini anlamada önemli bir unsurdur. Bu alanda Türkçe’deki az sayıda kaynağa yeni ve önemli bir kaynak eklenmiştir. Bkz. Dr. Salime Leyla Gürkan, Yahudilik, İsam yayınları.
11 Nisan 2009 Cumartesi
Aynı Anahtar
Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken...
Babamdan olma ben, beşiğini sallıyorum... Dedik ya masal, rüya, ya gerçek?
BİR AŞK
Göz bakar, gönül görür. Bakılan değişir, görünen hep aynıdır. Bal dudak, ebru sırrı veren saçlar, kara delik gamzeler, aleme nazır burun....
Aynıdır görünen; Mecnun'nun, Kerem'in, Adem'in. Aynıdır. Aynı....
Konuşur karşında, laflar aynıdır. Sözler değişse bile, kulakların duyduğu aynıdır. Aynı...
Anlatır alemi, anlatır gerçeği, ama söz farklıdır, kulakların duyduğu ise aynı....
Suret değişir, ad değişir, ama aynı....
Dölden önce anahtar nakşedilmiştir gönle, doğumla başlar şikayet, görünen engeldir dağlar, ama o hep gönülde, özünde....
Anahtarı ele almak sevmekle başlar, herşey gibi bu da sevmekle başlar.
Sevmek can vermektir, can verenler hep can bulur. Azrail bakar, göremez, şaşar....Canana can verenin canı nasıl alınır?
Sevmek...Aşk...Aşkın anahtarı gönüldedir, dostlar. Görebilene, alabilene, anlayabilene.
Anahtarı eline alan, gönlü de açar, alemi de....
Açtığında gördüğü ise aynıdır. Aynı....
BİR SARHOŞ
Bir adam sallanıyor. Alem mi sallanıyor yoksa adem mi?
Anahtar ile açmış dolabı, doldurmuş kadehleri Aşk ile....Aşk içip Aşk veriyor.
Bitmez kadehler Aşk ile.
Boşalır kadehler aleme karşı.
İçtiği farklı görünsede bakan köre, sarhoşa göre aynıdır içtiği, aynı....
İçtikçe dem bulur, dem görür.
Demlendikçe içer, ama içtiği aynıdır, aynı.....
Başı seccade de, gönlü secde de....Karşısındaki içtiği gibi, aynı....
Altı cephede görür, kendi gibi Aşkı. Her gördüğü aynıdır, aynı...
BİR ŞEHİR
İstanbul'un anahtarı nerededir? Vilayette mi, Topkapı'nın kilitli odasında kırk bohça altında mı? Yoksa tarihin tanığı kızların kulesinde mi?
İstanbul'un anahtarı kimdeydi ki? İstanbul'u alana dediler Fatih. Fatih'i alan kimdi?
Aktı gönlü, paktı görüşü. Gönlü gibi adı da Aktı. Akşemsettin, Akşeyh.
Akşeyh'e anahtar, uzaklarda verilmişti. Hem Fatih'in, hem de İstanbul'un. Ve hatta kendisinin....
Uzaklar, bir sıfattır kulun koyduğu.
Bozkır ortasında, kurak, sıcak. Çevresinde dağlar, kendisi ortada. Akşeyh'e verilen anahtarın kaynağı. Ankara.
Bayram yeridir, şendir herdaim, duyabilenin gülme sesleri işiteceği, görebilenin kalesinden alemi seyredebileceği yerdir. Bayram yeridir.
Akşeyh'e anahtar Bayram yerinde, Bayram ile verilmiştir. Hacı Bayram, bir Veli, bir Bayram, bir Adem'dir, bilebilene.
Alabilirsen al sende bir Fatih'in, bir İstanbul'un anahtarını Bayram yerinden.
O anahtarla açarsın kilitli dolapları, içersin Aşk'ı, görürsün Cananı.
O an, bir nazlı andır, bilebilene, görebilene.
Gördüğü aynıdır, aynı...